© 2025 by allright reserved sanatnetzwerk.

Proudly created with Wix.com

Please reload

Keskinok: “Sanat müdahale etmektir, yaşamı değiştirmektir …”

January 27, 2017

Keskinok: Benim resimlerimin niteliklerinden bir tanesi de figür

 

İnsan varlıkların en üstü olarak yaratılmış, yaratılıştan gelen yaratıcılığa sahip dünyayı değiştiren; şekillendirip yeni boyutlar katan türdür. Keskinok, bu söyleşimizde insanları hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz “akıl” üzerinde vurgu yaptı.  “Kayıhan Keskinok resimlerini geleneksel ve modern bir yaklaşımla söylence düzeyindeki düşlemlerle, ama gerçek yaşamdan kesitleri de ihmal etmeyerek mitolojik bir atmosfer içerisinde üretmektedir. Bu yaklaşım onun özgünlüğüdür. Mavi, kırmızı, beyaz renkleri kullanmaktaki ısrarı ve ustalığı ise Kayıhan Keskinok’ u diğer ressamlardan özelliklerini ve biçemini oluşturmaktadır”

Burhan Günel
Resim Sergisi Sayfa 78 Doku Sanat Galeri ve Site Bank 1998

 

Sanatınızdaki, felsefik görüş ve düşünceleriniz nelerdir?

Sanat ile ilgili eylemlerimin üzerindeki düşünceler iki- üç sözcükle anlatılması mümkün değil. Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama bir yerden başlamamız gerekirse; sanatsal olgu insana özgü bir olgudur. Her insanda yaratıcı bir nitelik vardır, doğuştandır. Hayvanda yoktur ve o iç güdülerinin verdiği verilerle yaşamını sürdürür gider.Bir kedinin, kurdun, köpeğin bilcümle tüm hayvanların eylemleri aynıdır. Her şeyleri evrensel yasalar, doğal yasalar çerçevesinde cereyan eder. İhtiyaçları kurala tabidir ve belirli zamanlarda aşk, cinsellik gibi dürtüleri hissederler. Ağaçlar da böyledir. Onlarda hava değişiklikleri dönemlerinde polenlerini gönderirler ve doğanın kuralları çerçevesinde yaşamlarını sürdürürler. Evrende planlanmış müthiş bir organizasyon vardır. Ama insan farklı. İnsanın aklı vardır ve bu akıl sayesinde her şeye müdahale etmek ister. Hiçbir şeyi beğenmez. O bir kedinin, köpeğin, atın yaşamını sürdürmez. Onda akıl olmasından kaynaklanan müdahale etme ve değiştirme özelliği vardır. Daha iyisini yapar. Benim düşüncelerim ünlü filozofların düşüncelerinden harmanlayarak; imbikten geçirdiğim düşüncelerdir. Sanatsal eylem, daha iyisini yapmak gerektiğini düşündüren bir düşünce. Yani insana özgü nitelikten kaynaklanan bir eylem biçimi. Müdahale etmek, çevresine daha iyisini yapmak. Örneğin bir portre düşünün. Bu portrede bir köpek ne düşünebilir? Ya daha iyisi olsun der mi? Ama insan, düşünür. Daha iyisini ister. Peki, insan bunu ne zamandan beri düşünüyor? Ta M.Ö. 10 bin yıl önceden. Dordoyne Altamira Mağaralarına yaptığı resimlerden tespit ediyoruz ki bu M.Ö. en az 10 bin yıl öncesine dayanıyor. Bu insanoğlunun bilincinin ortaya çıktığının göstergesidir.

İnsan başka türlü değerlendirmek istersek; kendisine atfedilmiş tanrısal bir güçtür. Yaratıcılığın bütün felsefesi buradan kaynaklanıyor. “Ben daha iyisini, daha güzelini yapacağım”. Ama yapamıyor. Bunu Picasso’ nun şu sözü ile nitelemek istiyorum: “Ben doğayı taklit etmiyorum ama doğanın yaptığı gibi yapıyorum”. Peki, doğa ne yapıyor? Ritimler… Doğada ritimler müthiştir. Sizin kalp atışlarınızda bir ritim vardır. Mükemmel bir sistemdir. Sistol/ geçişler, ritmi bir Remrant’ ın, Picasso’ nun resminde bunu görebilirsiniz. Picasso’ nun sözüne yeniden dönecek olursak; o kalp atışındaki ritmi, şekilleri bozarak yerine getiriyorsa o zaman doğanın yaptığı gibi yapabilmektir bunun anlamı.
Toparlarsak; kişi aklı nedeniyle evrenin kendisine verdiği, sunduğu, enerjiyi yürekliliği o yaratıcı duyguları kullanarak yeni bir şey yapmak ister ama sonuçta o da evrenin bir parçası olduğu için onun ritmini biçim değiştirerek, transforme ederek başka bir biçimde ortaya koyarken yine aynı ritmi, aynı evrensel ritmi uygular. İşte sanatsal eylemin bütün meselesi budur. Sorunuza gelince; Ben de bu verilerden hareket ederek, resmime bunu getirmek istiyorum. Ve benim felsefik düşüncem budur.

 

Resimleriniz için, sizin hayatınızdaki birikimlerin bir yansıması şeklinde yorumlayabilir miyiz?

 

Benim çocukluğumdan itibaren tüm birikimlerimin sonucu bu. Ben kadın resimlerinin dışında, ilk öncelikle Kuvva- i Milliye Destanını yarattım. Bu destan, benim için yaşanmış bir destandır. Çünkü yaratıldığı dönemlerde ben ana rahmindeydim. İzmir’ de doğdum ve üç yaşıma geldiğimde Uşak’ a göçtük. Ben, Türk Milleti’ nin kurduğu, geliştirdiği,evreleştirdiği süreci gözlerimle gördüm. Harabeler, yanmış kiremit kokuları hala burnumda tüter. O sivil halkın uğradığı felaketleri gözlerimle gördüm. Bir kadın vardı. Çocukluk ya, diğer çocukların kızdırdığı gibi ben de o kadıncağızı kızdırırdım. Kadın bizi kovalardı. Bir kurban bayramı günü; babam ,annem, ablam bilcümle ailecek onu ziyarete gittik. Kadın bir kenarda oturmuştu. Aslında onun yiyecek, giyecek düşünmemesine rağmen; tüm mahalle bir imece şekillinde ona bakıyordu. O gün annem bir parça kurban etinin yanı sıra bir miktar da para bıraktı. Kadın hiç birinle ilgilenmedi. Bir boşluğa, sadece bir boşluğa bakıyordu. Meczup gibi… Sonra, annem bir şeyler söyledi. Hiç cevap vermedi. Babam bir şey söyledi. Hiç cevap yok. Biz, sebilhane bardağı gibi dizilmişiz. Sonra annem ve babam gerisin geriye sırtları dönük olarak hareket ederek çıktılar. Sonraki gülerde bu kadına karşı müthiş saygı duydum. Aradan yıllar geçtikten sonra, annem o kadının hikayesini bize anlattı. Hayalini unutamadığım; ince, zayıf, narin kadın. Sararmış bir yüz. Düşman kuvveti Yunanlı bir er; çocuğunun, kocasının gözü önünde ona tecavüz ediyor. Ki burada subayları tenzih ediyorum ama yıllarca yabanileşmiş, hayvanlaşmış bu emperyalist uşakları; kaçarken etraflarına saldırıyorlar. Bu sırada oğlu ve kocası müdahale etmek istiyor ama nafile… Bir manga asker bu bitap kadına tecavüz ediyor. O kadını ben de kızdırmıştım. Aynı mahallenin diğer çocukları gibi. Mahallemizde başka delilerde vardı. Şunu söylemeliyim; ben bu felaketlerle birebir karşılaşarak görmedim ama izlerini, acılarını yakından, ilk elden gördüm. Tabi ki, ifade ettiğim gibi yaşamım boyunca o kadına karşı sonsuz saygı duydum. Ve hala da duymaktayım. Çocukken yaptıklarım ki çocuklar aslında çok acımasızdırlar. Meseleyi bilmez çünkü. Kadını kızdırıp, o sizi kovaladığı zaman zevk duyarsınız. Bunları ifade ederken bir yandan yaptıklarımdan dolayı kendimi affettirme ihtiyacı duymamdan kaynaklandığını söyleyebilirim.

Tüm birikimlerim tabi ki Kuvva- i Milliye ile sınırlı değil. Babamı çok genç yaşta kaybetmemden dolayı öyle ahım şahım bir hayat yaşamadım. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet, duyun- u umumiye nedeniyle sıkıntılı hatta borçlarını ödeyemez durumlarda olduğu dönemlerde geçirmiştir. Ama devlet, bizlere yatılı okulları ile sahip çıkarak; yeme, içme, giyim- kuşam gibi ihtiyaçlarımızı karşılayarak eğitimimizi tamamlama fırsatı vermiştir. Bizler de devletin tayin ettiği yerlere severek ve koşarak gitmişizdir. Ben Kars’ ın Iğdır kazasında ilkokul öğretmenliği yaptım. O zaman on sekiz yaşındaydım. Sonra Gazi üniversitesinde yatılı olarak okumaya başladım. Atatürk Cumhuriyet’ i ilk yıllarından beri gençliğe çok büyük önem vermesi nedeniyle çok cüzi fiyatlar ile sanatla iç içeydik. Opera- bale, tiyatro gibi… Çok sesli müzikle, bale ile yetiştik. Bizim kuşağın devlete karşı olan saygısı en üst düzeydedir. Adana Öğretmen Okulundan bir Ruhi Su yetişmiştir. Bizden önceki kuşak… O nerden gelmiş. Talihsizliği anne- babası başında yoktur. Sokakta kalmıştır. İşte bu dünya çapındaki sanatçı bu ortamda yetişmiştir. Ama ülkemiz bunun kıymetini bilemedi. Ve bizler bu birikimlerimiz içerisinde aşklarda yaşadık. O dönemlerde ideal kadın figürümüz Rita Haytword’ lardı. Yani sarışın demekti. Bizlerde o dönemlerde Adana’ da barlara gider, saçlarını oksijenle sarartmış bar artistleri ile dans ederdik. Ki ben bu kadınların resimlerini yapıyorsam o dönemlerden kalma izlenimlerimden kaynaklanan bir birikim olduğunu söyleyebilirim.
Yaşamımın başka bir yönü; Ben kendi yaşıtlarıma, siyah çoraplı önlüklü kızlara ilgi duymuyordum. Hayalimde yaşattığım, bar artistlerine aşık oluyordum. 3-5 gün dans ettikten sonra yollarımız ayrılıyordu. Bizim aşkımızda bundan ibaretti. Benim yaşamımda hareket önemli. Bizim gibi ufak tefek adamlar uzun boylulara göre daha enerji yüklüdürler. Bu enerjiyi de sarf etmek için bir yer, bir macera arar. Bütün yaşamım macera aramakla geçti. Aklınıza gelen bütün sporları yaptım.Ama öncelikle boks. Ve yüzmeyi 86 yaşında olmama karşın sürdürmekte iken; ameliyat olmam nedeniyle aksattım. Ki kışın haftada 4 kez yüzmeye giderdim. Yüzmek için yüzmezdim. Belli bir mesafe, belli bir zaman ayırırdım. Gençlik dönemlerimde dört kilometre iken, yaşlılık dönemlerimde iki kilometreye düştü.

Köroğlu, Kuvva- i Milliye, Atlar… Hareket… Heyecan verici şeyler bunlar. Bu benim içimde bulunan enerjinin dışa vurulması ile ilgili. Atlar benim için çok önemli.

 

Teknik ve anlatımınız konusunda bilgi verebilir misiniz?

Kayıhan Keskinok: Benim resimlerimin niteliklerinden bir tanesi de figür. Figür olmak zorunda. Ama o figürün anatomik olarak en mükemmelini gerçekleştirmeme rağmen; özellikle söylemek istiyorum, bir Rönesans ressamı anatomik olarak ufak tefek hatalar yaptı ise, hepsi yapıyor. Ben onu yapmamaya çalışıyorum ve ben bunu büyük bir iddia ile söylüyorum. Ama hiçbir zaman figürü herkesin bildiği gibi yapmıyorum. Acaba neden?… Ben figür bağlantılarını ki birçok figür, bunları başka bir dünyanın içerisine sokmaya çalışıyorum. O dünya ne acaba? Hiçbir memlekette en güzel yerler gördüm. Bunların içerisinde Türkiye en güzel olan yerlerden birisi. Hiçbir manzara beni tatmin etmedi. Hiçbir gerçekçilik karşısında heyecan duymuyorum. Ama yatağa yatıyorum. Bir manzara düşünüyorum… Bir organizasyon düşünüyorum. Ve o hayalimdeki dünyayı yaratmaya çalışıyorum. Öyle bir mavi olmalı ki maviye benzemesin gibi…Ki bu iç dünyamın zenginliği yine başa dönersek; çok sesli müziğe bağlı. Farklı enstrümanların aynı anda yeknesak tek bir melodiyi oluşturması. Bunu bir peyzaj ya da portrede düşünün, neler olur? Ben resimlerimde, aldığımız eğitim ve görgü nedeniyle edindiğimiz tecrübeleri uyguluyorum.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

February 5, 2017

Please reload

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now